Perfect Days Film İncelemesi: Rutinler, Anda Kalmak ve Amor Fati

Perfect Days Film İncelemesi: Rutinler, Anda Kalmak ve Amor Fati
Perfect Days

Bir izlediğim filmi tekrar izlemek gibi bir huyum yoktur. Bu huyu Perfect Days filmi ile değiştirmiş bulunmaktayım. Bu filmi aslında sağda solda duyduğum zaman sanat filmi ve bir adamın bir gününü anlatıyor, ha, bir de Japon sineması falan diye öylesine bakayım dedim. Yönetmenine falan bakmadım tabiki. Ama bir şans verim, iki saatlanayım diye başına oturdum ve aman yarabbi neler oldu öyle. Çok hoşuma gitti. Hiç sıkılmadan güzelce izledim ve o zamanlarda üstüne pek düşünmedim.

Üzerinden bayağı bir vakit geçtikten sonra sanırım Bu mu Yani podcast'inde biraz konusu geçince tekrar bir bakayım bu filme dedim ve bu sefer izledikten sonra filmle alakalı yapılan yorumlara bir bakayım, kendi düşüncelerimle karşılaştırayım dedim. Oturdum ve izledim, aman yarabbi gene çok keyiflendim. Adeta hayata daha güzel bakmaya başladım.

Peki bana ne oldu? Neler beni bu kadar filmde tuttu? Bu yazıda teknik bir inceleme yapmayacağım. Ben izlerken ve sonrasında neler hissettim, neler düşünüyorum, biraz kendi hayatımdan bağlamlarla filmi incelemeye çalışacağım.

Rutinler. Bayılırım. Ana karakterimizin rutinlerini bayağı detaylı bir şekilde izliyoruz. Sabah kalkış şeklinden akşam yatış şekline hepsi tıkır tıkır işliyor. Tabiki gerçek hayat böyle değil. Rutinleri çok sevsem de bu kadar katı bağlı kalamıyorum. Bir süre sonra bana tek düze gelmeye başlıyor rutinlerim. Ancak bu filmde adam rutinlerden mutlu. Hatta filmde rutinlerinin bozulduğu anlar var, oralarda bir sıkıntıya giriyor ve "bu adam da sinirlenebiliyormuş" diye düşündüm. Eğer rutinleriniz varsa ve biraz onlara bağlıysanız, bir noktada bozulunca moralinizin bozulması ya da sinirlenmeniz bence çok doğal. Peki bu rutinler ne getiriyor? Bence huzurla bir ilişkisi var. Beyin ne yapacağını az çok bildiği için pek strese girmiyor. Rahat rahat yaşıyorsunuz, ancak ben bir süre sonra rutinlerimin dışına çıkmak ve yeni rutinler oluşturmak istiyorum. Beynimi strese sokmazsam gelişemediğimi ve tek düze yaşadığımı hissediyorum.

Her ne yapıyorsan en iyisini yapmak ve bunu hayatına yansıtmak. Ana karakter bir tuvalet temizleyicisi ve işini çok iyi yapıyor, özenli, titiz. Hatta bir yerde biri "nasıl olsa tekrar kirlenecek, ne gerek var bu şekilde detaylı yapıyorsun" diyor ama bizim karakterimiz cevap vermiyor. Aslında bu karakter pek konuşmuyor. Zaten güzel olan da o. Film, karakteri pek konuşturmuyor ve bize bırakıyor düşünmeyi, anlamayı. Burada benim düşüncem: tuvalet temizleseniz bile işinizi iyi yapmanız, özenmeniz. Ama bir fark var. Adamın hayatında diğer şeyler de o şekilde, zaten o şekilde yaşıyor. Yani sadece işine özen göstermiyor, hayatına da özen gösteriyor. Bu da beni bir önceki paragrafa, rutinlere götürüyor. Nasıl yaşıyorsa, nasıl hissediyorsa, aslında işini de öyle yapıyor.

Film boyunca adamın anda kaldığını görüyoruz. Ne geleceğe gidiyor ne geçmişe. Filmin bir yerinde geçmişi önüne geliyor, bir yerinde geleceğe dair düşünceleri yıkılıyor gibi oluyor. Bu anlarda zaten resmen dağılıyor. Anda olduğu zamanlarda ise hep gülümsediğini ve o ana meraklı gözlerle baktığını görebiliyoruz. Ben pek anda kalabilen biri değilim. Kendimi zorlasam da geçmiş ve gelecek arasında biraz gider gelirim. Geçenlerde bu filmden öğrendiğimi uygulamak istedim. Bir ağacın yapraklarını izlemek. Rüzgarda savruluşunu takip etmek. Yaprakları arasından süzülen güneş ışığına bakmak. O an yok. O an o tablo sadece bir kere var ve tekrarı yok. Böyle bakınca tabiki uzun sürmedi, bir an gelecek ve geçmiş kafamdan gitti. Bunu tekrarlayabilir miyim bilmiyorum ama benim için ilginç bir andı. Rahatlatıcı mıydı pek bilemiyorum. Sadece anı hissettiğimi hatırlıyorum.

Bu durumun Japoncası da varmış: Kondo wa kondo, ima wa ima. Anlamı: "Bir dahaki sefere bir dahaki seferdir, şimdi ise şimdidir." Filmi ilk izlediğimde tam anlamamıştım. İkinci izlediğimde daha da kafama oturdu. Bir yerde gelecek için plan yapan bir akrabasının "ne zaman?" sorusuna "gelecek sefer" diye cevap veriyor karakterimiz. Akrabası da "gelecek sefer ne zaman?" diyor. O da "gelecek sefer işte" diyor. Yani zaman kavramı, gelecek kavramı metalaşmıyor. Bir kurala bağlanmıyor. O zaman gelecek ve olacak diyor. Nasıl şu an şimdi yaşanıyorsa, gelecek sefer de gelecekte yaşanacak, pek de kafaya takmaya gerek yok.

Bütün olanlar aslında birer kabullenme. Ana karakterimizin hayatla bir kavgası yok. Neyse onu yaşıyor aslında. Hırsları yok. Elindekilerle yetiniyor. Doğayı seviyor ve rutinleriyle mutlu. Buna Amor Fati deniyor. Kaderini sevme, kucaklama gibi yorumlayabiliriz. Ben de biraz kendime bakınca bazen çok kafa taktığımı düşünüyorum. Var olanı kabul etmeyi, değiştirmek için resmen kendimi heba ediyorum. Zaman zaman bu gerekse de abartılınca biraz yorucu ve ruh emici olabiliyor. Filmde ilginç olan, karakterimiz geçmişi bile kabulleniyor. Ona geri gelen geçmişi, onu sorgulayan geçmişiyle bir derdi olmuyor. Tamam deyip yoluna devam edebiliyor.

Filmde ara ara gölgeler görüyoruz. Karakterimiz ağaçları ve yaşadığı her anı merakla izliyor. Buna Komorebi deniyormuş. Belki modern dünyada böyle olmak zor. Zaten benim için bayağı zor. Çevremi dikkatle izlemeyeli bayağı oldu. Evet ağaca baktım, rüzgarı dinledim ama orada anlık kalabildim. Tekrarlayamadım. Bunu içselleştirmem belki zaman alacak. Belki de o zaman rutinler ve tek düzelik bir daha anlam kazanacak.

Filmde karakterin her günü bir önceki gününün neredeyse aynısı. Aslında günler birbirine bu kadar benzese de her gün onun için özel. Hiçbiri diğerinden mükemmel değil. Bana göre tam da filmin adı buradan geliyor. Aslında her gün mükemmel. Anın kıymetini bilince günler güzelleşiyor. Benim için günler benzer geçiyor ve ben bunu seviyorum. Zaten işim gereği de tutarlılık önemli benim için. Ancak anları da kaçırmadan o günü mükemmel kılabilmeyi bazen becerebiliyorum. Bunun için ekstra bir çaba sarf etmem gerekiyor mu bilemiyorum.

Demiştim ya, bir huzur doldum. Filmde bir huzur ve mutluluk var. Ama hiç böyle mutlu bir an yok. Sadece bir insanın gayet normal bir yaşamı var. Bir ara aşk, keder olur diye de bekledim çünkü hayatta bunlar da var. Aslında bir noktada oluyor ama tam benim düşündüğüm gibi değil. Karakterimiz mutluluk peşinde koşmuyor. Zaten onun içinde olduğunu biliyor. Onu dışarı çıkartıyor. Bunu kendi istediklerini yaparak, özgür bir şekilde yaşadığı için yapabiliyor.

Tam bir film incelemesi olmadı biliyorum. Başlıkla biraz farklı bir yazı oldu ama biraz bana dokunan taraflarını da size vermek istedim. Umarım keyif almışsınızdır. Peki siz izlediniz mi Perfect Days'i? Neler hissettiniz? Arada bir bakmaya değer bir yapıt olduğunu düşünüyorum, ne dersiniz?